leylek mi pelikan mı ne olduğunu anlayamadığım birşeyle sabah kahvaltısı yapıyorum. gerçi şu öten martı, şu geçen vapur, çırpınan deniz, esen rüzgar, -hürp!- şu demli çay olduğu sürece, leyleğin de pelikanın da pek önemi kalmıyor galiba. sanırım ben her sabah buraya gelip bunu yapmak istiyorum… bir son dakika gelişmesi: az önce deniz kıyıya bir vurdu, dalgaları 3-4 metre içeriye, ayaklarıma kadar ulaştı. bi an yüzüyorum sandım…
oldum olası bir takıntım vardır, belki büyüyünce geçer demiştim geçmedi. geçecek gibi de görünmüyor.
akşam olduğunda, evde ışıklar yandığında perdelerin/panjurların sıkı sıkı kapatılması gerekiyor. içeride ne yaşadığım, nasıl dolaştığım filan önemli değil. önemli olan, benim evimde, bana özel olan şeylerin başkaları tarafından görülmemesi. evimin karşısında başka bir bina olabilir de olmayabilir de, hiç önemi yok. elbette ki biri evimde neler olduğunu merak edip, dürbünle evimi kesiyor olabilir! olamaz mı? olabilir…
yani neymiş; gece çökünce, lambalar açılınca, perdeler sıkı sıkı kapatılmalıymış.
evet evet, en ufak bir aralık kalmadan.
miyazaki’ye duyduğum hayranlığın sebebidir kendisi.
sürekli telefonum titriyormuş gibi geliyor tumblr.
neden olabilir?
bazen sadece bir kırmızıyı arar gözleriniz, renkler içinde kaybolursunuz…
bülent ortaçgil konserinden
diş fırçalamanın vakit kaybı olduğunu düşünmeye başladığım günden beri, bu 2 dakikayı daha faydalı bir zaman dilimine dönüştürme çabası içerisindeyim. her sabah dişlerimi fırçalamaya başladığımda otomatikman kendimi tumblr başında buluyorum, bir yandan dişlerimi fırçalamaya devam ederken, bir yandan da geceden biriken post’ları gözden geçiriyorum. bu sırada, diğer pencerelerde facebook, gmail -hatta abartıp notcot, ffffound vs.- filan açmayı da ihmal etmiyorum tabi.. ben böyle dalıp gitmişken, o 2 dakika oluyor sana 8-10 dakika!
bu kadar süre bir diş fırçasını ağzınızda gezdirdiğinizde ve durumu farkettiğinizde, ağzınızda bir kova dolusu köpük birikmiş oluyor ve lavaboya yetişmek kimi zaman dünyanın en zorlu yarışına dönüşebiliyor. hele ki o biriken köpük boğazınızdan aşağıya doğru usul usul süzülmeye başladıysa… en kötüsü de ağzınızdan dışarı doğru süzülmeye başlamasıdır ki, her ne olursa olsun, lavabonun başına gittiğinizde bi an durup aynada nasıl göründüğünüze bakmak istersiniz.
sonrası klasik bir diş fırçalama seansındaki kadar normal seyreder.
Lubitel 2’mi boynuma takıp fotoğraf çekmeyi özledim, ara sokaklarda gezmeyi. Her kareden önce göz kararı ayar ve netlik yapıp, her kareden sonra, acaba nasıl çıkacak lan diye heyecan yapmayı… Vizöründen dünyaya baş aşağı bakmayı.. Bazen filmi sarmayı unutup, bazen de bilerek üst üste çekimler yapmayı. Deklanşör kablosunu takıp, sanki şırıngayla iğne yaparmış gibi hassas bir dokunuşla anı yakalamayı. Çok özledim işte…